Gönderen: yeguner | Şubat 11, 2007

Hollywood fragmanlarında bir Türk’ün imzası var

Kill Bill, Chicago, City of God, Cold Mountain, Gangs of New York gibi 50’ye yakın filmin fragmanlarını, hareketli grafiklerini Barış Attila isimli bir Türk genci yapıyor. 27 yaşında Hollywood’dan üç ödül alan Attila, şu sıralar Bruce Willis’in Die Hard serisinin son filminde çalışıyor.İlk önce ‘Cehennem Gırtlağı’nın sesi duyulur. Fragman Kralı Don LaFontaine gerçekten gırtlaktan gelen bir ses tonuyla bildik bütün klişeleri sıralar: “In a world where…” “A one-man army…” Hayatında birkaç kez sinema salonuna girmiş olanlar bile bu sesi tanır. Neredeyse her on filmden beşinin fragmanını o seslendiriyor. Ardından filmin en çarpıcı sahneleri belirir ve ışık hızında akıp gider. Herşey 30 ile 120 saniye arasında olup biter. Etkiliyici bir metin eşliğinde gösterilen fragmanlar aslında bir filmin konusu hakkında ön bilgi edinmeyi sağlamaktan ziyade seyirciyi şöyle ya da böyle sinema salonuna sokmak için hazırlanır. Türk filmleri fragmanlarının aksine genellikle de başarılı olurlar. Bir filme gidip gitmeme konusunda fragmanların yüzde 70 oranında etkisinin olduğu araştırmalarla sabit.

Gösterildiğinde o filmi gidip izlemeniz için can attıran sahneleri kimler hazırlıyor dersiniz? Bugün sadece Los Angeles’te sadece fragman konusunda uzmanlaşmış iki düzine şirket var. Binlerce filmin çekildiği sektörde en ucuz fragmanın bedeli 100 bin dolar. Kill Bill, Chicago, City of God (Tanrı Kent), Cold Mountain (Soğuk Dağ), Gangs of New York (New York Çeteleri) gibi filmlerin fragmanlarında bir Türk gencinin imzası var. 27 yaşındaki İzmirli Barış Attila’nın, en prestijli ödüllerden biri olan Golden Trailer Awards’ın En İyi Yabancı Bağımsız Film kategorisinde City of God’taki çalışmasından dolayı birincilik ödülü var. Ayrıca Chicago ve Gangs of New York ile Telly Awards, Chicago ile Key Arts Finalist olmuştu. Bu oscarlardaki nomination ile eş değerde bir başarı.

Hollywood’un beyaz perdede izlediğimiz 50 filminin hareketli grafik tasarımlarını genç yaşta sinema reklamcılığının oskarını kazanan Barış Atilla yaptı. Attila son olarak Turkiyede’de gosterime giren Derailed, Lucky Number Slevin, Wolfcreek, Omen gibi filmlerin hareketli grafiklerini yaptı. Gosterime girecek olan Augustine Burroughs’un unlu romanindan uyarlama Running with Scissors’in fragman, Micheal Bay’in yonettigi Transformers’in teaser (kısa açıklamalarla merak uyandırmayı amaçlayan reklam) ve hareketli grafiklerini yine o yaptı. Şu sıralar CNBC-E’de gösterilen OC dizisinin Amerika’da gosterimde olan yeni sezonunun acilis jenerigini hazırladı. Rob Marshall’ın ‘Bir Geyşa’nın Anıları’ ile Tim Burton’un ‘Ceset Gelin’inde yer alan Attila, bugünlerde Bruce Willis’in Die Hard serisinin son filminde calışıyor.

İki yılda Hollywood’da iyi bir kariyer yapan Attila’nın bir ayağı Yeşilçam’da. Asmalı Konak, Mumya Firarda ve VizonTele Tuuba gibi filmlerde de çalışan Attila, Keloğlan Karaprens’e Karşı filminin teaser ve trailer hareketli grafiklerini yaptı. Geçtiğimiz hafta vizyona giren meşhur bir dizinin açılış jeneriğini de hazırlayan Attila, “Turk projelerinde calışmış olmak beni gururlandırıyor ve mutlu ediyor. Umarım Turk film sektörü gelisşmeye devam eder ve ben de daha bir çok Türk film projelerinde çalişma şansını yakalayabilirim.” diyor.

‘SAPIK’ VE ‘TERMİNATÖR-2’ UNUTULMAZ, ‘SİLBAŞTAN’ SIRADIŞI

Seyirciyle sinema arasındaki iletişimi tasarlayan Barış Attila, Hollywood’daki çalışmaları ve çılgın sektöre ilişkin sorularımızı yanıtladı.

Filmlere fragman yapmak fikri nereden dogdu?

Tarihte ilk fragmanin hangisi oldugunu söylemek zor ama bildiğim kadarıyla 50 li yillarda Hollywood’da önem kazandığını söyleyebilirim. Daha fazla film üretilmesiyle daha çok izleyiciye ihtiyac duymaya başlandı. Film reklamları önem kazandı. Bazı filmlerin fragmanları için filmin içinde olmayan sahneler bile cekilmeye başlandı. Mesela klasikler içinden örnek vermek gerekirse Casablanca trailerinda film içinde olmayan bir sahnenin olması. Alfred Hitchcock Psycho (Sapık) filmi için hazırladığı trailerda filmin geçtiği motelde oyuncu olarak kendisinin oynadığı özel bir çekim yaptı.

Sinamanın unutulmaz fragmanları hangileri?

Bence Psycho ve yenilerden Terminator 2. Normal bir trailer formatına baktığınızda önce karakterler tanıtılır sonra olaylar gelişmeye başlar, filmin hikayesi azıcıkta olsa izleyiciye tarif edilir. Sonrasında ise filmin logosu ile biten montaj girer. Bu klişe formun dışına çıkılması bence o trailerları hatırlanılır hale getiriyor. Mesela Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Silbaştan) var. İlk kısmı bir ilaç reklami gibi ve ikinci kısmı ise bu reklamın filme baglanması uzerine kurulu.

Biraz da Ceset Gelin’den bahsedelim isterseniz…

Filmi ilk izledigimde sanki siyah beyaz sessiz bir film izliyormuşum havası oluştu bende. Trailerin hareketli grafiklerinin tasarımı için izlediğim yolsa sessiz filmlerde olan havayi yakalmak oldu. İşin görsel çözümünün yanında bir de izleyiciye filmi özetleyen, tarif eden işin fikir kısmı vardı ki, onu da dolunay görselleriyle çözumlemeyi başardım. Tim Burton filmlerini dolunay görselinden daha iyi ne tarif edebilir ki?

Kill Bill ile ilgili ilginç anılarınız var mı?

Kill Bill ilk çekildiği zaman film o kadar uzundu ki tek bir film olarak yayınlamanın imkânı yoktu. Filmin ilk kesimi geldiği zaman Miramax’te panik havası oldu. Çözüm olarak daha önce yapılmamış bir teknik denendi. Tek film olması gereken Kill Bill iki bölüm halinde vizyona girdi ve büyük başarı getirdi.

Filmin yönetmeni fragmana karışır mı?

Hollywood sisteminin içinde filmin sahibi stüdyolardır. Studyolar once fragmanı kendi istekleri doğrultusunda hazırlar ve sonrasında genelde filmin yonetmeninin fikrini alırlar. Eğer meşhur bir yönetmense o zaman filmin reklamları konusunda daha fazla yaptırım gücüne sahip olur. Mesela Kill Bill için hazırladığımız her reklam Tarantino’nun studyo ile birlikte onayindan geçti.

M.Yaşar DURUKAN

Kaynak:Gençlik/Zaman

 
Gönderen: yeguner | Şubat 11, 2007

Beyninizdeki patronu dinlemeyin

 

Beynimizde bilgilerimizi belirleyen ve dizayn eden bir ‘patron’ olduğunun farkında mısınız? Önyargı adını taşıyan bu patron koltuğuna oturmuşsa bundan sonraki bilgileri hiç ciddiye almamaya ve ön yargımız paralelinde ona uygun bir kılıf dikmek konusunda muhteşem bir terzi sanatkârlığına soyunuruz. Hayata yeniden bakmanın bir yolu var mı?Bir kişi ya da olay hakkında zihninize ilk önce giriş yapan bilgi için “ilk izlenim” demek ve bununla yetinmek yeterdi aslında. Ama bir şeyler bu ilk izlenimi kendi sınırlarının çok çok ötesine taşıdı ve onu sizin bütün diğer bilgilerinizi belirleyen, seçen, hatta dizayn eden beyninizdeki “patron” yaptı. Ve bu yüzden biz de onu nitelemek için “ilk izlenim” kadar mütevazı bir isim yerine “önyargı” gibi burnu yukarda bir isim kullanmayı tercih ettik, ediyoruz.

İlk bakışta bilginin beynimize giriş zamanının bilginin değeri açısından bir şey ifade etmemesi gerekir diye düşünmemiz elbette normal. Ancak maalesef durum pek öyle değil! Bilgi zihnimize girerken adeta köşe kapmaca oynar gibi boş bulduğu ilk koltuğa oturmak için kıyasıya bir rekabet içine girer. Ve o kral koltuğuna bir kere oturdu mu, gelen giden hiçbir muhalif bilgi onu alaşağı edememektedir. O koltuğunda kök salmakla da kalmaz, sarayın içine (beyniniz) kimin girip girmeyeceğine de bütün küstahlığıyla karar verir hale gelir.

Peki neden?

Aslında bünyemize bir yaşam gereği olarak konulmuş önemli bir mekanizmanın suistimalinin adıdır önyargı. Her gün binlerce uyarana maruz kalırız. Ve her uyaranı sıfırdan tanımaya kalksak her sabah hayata sıfırdan başlamak ve neyin ne işe yaradığı konusunda her sabah sıfırdan bir tanıma süreci içine girmek zorunda kalırdık. Bu da birbirinin tekrarı günler doğurmakla kalmaz, neye güvenip neye karşı dikkatli davranmamız gerektiği konusunda bir yargıya sahip olmadığımız için hayatımızın haddinden fazla risklerle dolu olmasına neden olurdu.

Ancak bilgi kayıt sistemimiz sayesinde; hiçbir şeyi sıfırdan tanımaz, her düşüncenin, bilginin bizim bundan sonraki davranışlarımızı etkileyecek bir izdüşümünü, bir “yargı”yı beynimize yazarız.

Zihnin gizli sahibi

Buraya kadar her şey normal. Sorun bundan sonra, bu ilk bilgilerin zihinde oturduğu koltukta kök salmasıyla başlamaktadır. Biz bu ilk bilgilerimizi öyle içselleştiriyor, öyle sorgulanamaz kılıyoruz ki söz konusu kişi veya olay hakkında sonradan farklı yönde işaretler dahi alsak bunları bile kral koltuğumuzdaki “önyargımız”ın bakış açısıyla değerlendiriyor, dolayısıyla da ya sonraki bilgileri hiç ciddiye almıyor ya da kendi önyargımız paralelinde ona uygun bir kılıf dikmek konusunda muhteşem bir terzi sanatkârlığı sergiliyoruz. Kendi önyargımıza uyan işaretleri karşı taraftan adeta “cımbızlıyor”, diğerlerini ise değil değerlendirmek ve elemek, görmüyoruz bile!

Örnek mi? Buyurun buradan yakın!

“Hemşerim memleket nire?” deriz adeta toplumsal bir içgüdüyle. Verilen cevaba göre ya susar ve o memleketin insanlarından gördüğümüz yamuk ölçüsünde “hımmm” çekeriz. Ya da tam tersi ise, “Vay, neresinden?” diye devamını getiririz heyecanla. Tamam memleket kültürü, sosyal çevre anlamında bir parça önemlidir, kabul. Ama bu kadar mı?

Veya kişi, “Ben X üniversiteliyim.” dedikten sonra maç yorumu bile yapsa, “Vay be adam biliyor.” tınısında yaklaşır, “Hikmetinden sual olmaz!” modunda hüşyar bir bakış sergileriz.

“Duruşundan hiç hoşlanmadım, bakışını sevmedim, bir görüşte kanım ısındı, ilk gördüğümde vuruldum, ben insan sarrafıyım, ben onu gördüğüm an işe yaramaz olduğunu anlamıştım, vs.” artık deyim haline gelmiş önyargılarımız değilse nedir?

Farkında olduğumuz veya olmadığımız daha milyonlarcası. Neye dayandığı belirsiz ama gücü de dehşetengiz “düşünce gözlükleri” zihnimizin bir yerlerine saklanmış durmaktadır.

Önyargı makineleri

Bizim önyargı geliştirme konusundaki akıl almaz sürate sahip zihinsel mekanizmamız yetmiyormuş gibi bu süratimize sürat katan toplumsal makinelerimiz de vardır üstelik. Dedikodu meclisleri, TV, gazete de sizin hakkında hiç bilgi sahibi olmadığınız birileriyle ilgili olarak beyninizin kral koltuğu için saraya kralcıklar sızdırıp sizi içten fethetmektedir. Ve bundan sonra dedikodulara malzeme olmuş söz konusu kişiler ya da olaylar değil ağızlarıyla kuş tutmak, kuşların hepsini kendiyle ilgili yeni haberler taşımak için zihninizdeki krala gönderse bile kralınız yüzünü dönüp bakmayacaktır!

Peki bu sadece bizim kültürümüze özgü bir zaaf mı? Aslında pek öyle değil. Yapılan araştırmalar bunun insana özgü bir durum olduğunu göstermektedir. Örneğin bir araştırmada karşımızdakinin sadece kıyafetinin ön yargımızın yüzde 40’ını tek başına oluşturduğu görülmüştür. Üstelik daha “merhaba” bile demeden!

Roger Banıster örneği

Roger Banister bir atlet. Ancak kırdığı rekordan daha farklı bir şey. 1954 yılına kadar hiç kimse bir mili 4 dakikanın altında koşamamıştı. Üstelik koşamayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki artık bilimsel dergilerde bunun insan bünyesine ait bir imkânsızlık olduğu, kas yapısının buna izin vermeyeceği yönünde makaleler yayımlanmaya başlamıştı. Ama Roger bunları bir kenara koydu ve çalıştı. Derken 1954, dünyada ilk defa bir insanın 1 mili 4 dakikanın altında koştuğu tarih olarak insanlık âlemine kaydoldu. Roger bunu başarmıştı.

Buraya kadar her şey normal gözükebilir ve bir azim hikâyesi olarak anlatılıp durulabilir belki. Ama bizim niyetimiz daha farklı bir noktaya dikkat çekmek. Roger koştuktan sonra bir şey olmuştur. O sene içinde 37 kişi, sonraki sene 176 kişi daha bir mili 4 dakikanın altında koşmuştur. Yeni bir ayakkabı mı icat edilmişti, yoksa insan kaslarının DNA’sını değiştiren bir ilaç mı bulunmuştu? İkisi de değil, bulunan bir şey yoktu; sadece yok olan bir şey vardı: “Bir önyargıcık”!

Sizin kaç tane adanız var?

Sizin zihninizde önyargı adındaki bu krallardan kaç tane var? Kaç koltuğunuz zaptedilmiş durumda? Yoksa zihninizde mantar gibi biten-bitirilen önyargı adacıkları arasında kulaç atamayacak kadar susuz ve çaresiz mi hissediyorsunuz kendinizi?

Peki, beyninizin önyargı kapmaması konusunda en az doktorunuz kadar steril davranmaya ve tümden zihninizi sterilize etmeye gerek yok mu? Ya da en kötüsü; bütün yargılarınızı yeni baştan sorgulamak ve hayata “yeniden” bakmak için yeterince genç değil misiniz?

ERHAN ÖZDEN

Kaynak:Gençlik/Zaman

Gönderen: yeguner | Şubat 4, 2007

“Değişiyorum öyleyse varım!”

Reklamcılar Derneği’nin yeni başkanı Cem Topçuoğlu ile Bebek’te koştuk bir cuma sabahı. O zaten hep koşan ve nereye gittiğini iyi bilen biri olarak başarısının sırrını açıkladı: Değişen dünyaya değişerek adapte olmak…

TBWA/İstanbul’un Yönetim Kurulu Başkanı ve Reklamcılar Derneği’nin yeni Başkanı Cem Topçuoğlu ile buluşmaya giderken aklımda iki önemli soru vardı. “Sormazsam çatlarım” cinsinden iki soru. Birincisi “Nereye bu koşu?” Tamam, kendisi eski sporcu. Eski profesyonel voleybolcu, tenis, squash, kayak, yelken, su kayağı gibi bilimum sporun da ehli. Ama onca işinin ve sorumluluğunun arasında, her sabah 07.00, 07.30 gibi koşmak adeti de nereden çıktı şimdi? Zaten iş hayatı koşturmakla geçiyor. “Sabahın köründe nereye” diye soracaktım tabii.
“Zaten hız toplumunda yaşıyoruz Cem bey. Hem de siz reklamcıların yaratılmasında büyük katkısı olduğu gerçek bir ‘fast-food toplumu’nda. Yememiz içmemiz bir koşuşturmaca, iş hayatımız, hatta aşklarımız bile. Hal böyleyken ‘Niçin bu koşuşturup durmaca?’ diye soracaktım işte.
Ama gerek kalmadı. Biz Bebek Kahve’de lezzetli çaylarımızı içip de koşmaya başlayınca o zaten cevabını verdi kendince. Grey, Select ve TBWA diye devam eden çok koşuşturmacalı ve çok başarılı bir reklamcılık serüveni yani iş, iş, iş ve Amerikalı eşi Sally, kızı Ela, oğlu Can ve “deforme olmuş sosis” cinsinden köpeği Simba arasında geçen maraton gibi hayatında yalnız kalıp da düşünebildiği tek lüksüymüş koşma eylemi. Tamam bir de duş keyfi…
İkinci soru biraz daha alengirliydi. Reklamcıya reklamcılık taslamak olmaz ama sordum işte gitti. “Gelmiş geçmiş en iyi ve en akılda kalıcı reklam sloganını bilmeden de olsa Descartes üretmiş bence Cem bey: ‘Düşünüyorum öyleyse varım.’ Peki günümüzde bu sloganın yerini alan cümle ne? Daha da ileri gidelim, sizin hayattaki ‘Öyleyse varım cümleniz ne?’”
Bence cevabı belliydi: “Tüketiyorum öyleyse varım.” Ama onunki beklemediğim bir cevaptı: “Değişiyorum öyleyse varım.”

“Türk Markaları Ansiklopedisi geliyor”

Reklamcılık nereye gidiyor?
Reklamcılık bir reenkarnasyon içinde. Bir ruh göçü yaşıyor, kabuk değiştiriyor. Ama tam olarak nereye gittiğini bilmiyoruz. Bilinen bir tek şey var. Reklamcılık internete doğru kayıyor, ekranın içine doğru giriyor. Televizyon reklamcılığı ölmüyor ama televizyon ve internet reklamcılığı iç içe girmeye başlıyor. Uydular, cep telefonları, oyun konsolları, bütün o teknolojinin iç içe girmesiyle özellikle web bazlı ajanslar ön plana çıkacak. Türkiye’de daha bu işlere çok var denebilir. Ama hiç de o kadar çok yok. Reklamcılık farklı yöntemlerin kullanıldığı bir entegrasyona doğru gidiyor aslında. Bu nedenle reklamcıların fikir üretme, içerik oluşturma yetenekleri çok önemli.

Zaten Reklamcılar Derneği başkanı seçilmeniz üzerine verdiğiniz demeçlerde de öncelikli misyonunuzun fikri ön plana çıkarmak ve fikir hakları üzerine çalışmak olduğunu söylediniz… Bunun dışında hangi konuları ele alacak derneğiniz?
Projemiz çok ama şu an halihazırda bir “Türk Markaları Ansiklopedisi” hazırlıyoruz. Türkiye’de yaratılmış Türk markaları ile ilgili geçmişe yönelik bir çalışma bu. İlk iki cildini tamamladık. Temel kriter olarak Türkiye’de sürekli iletişime inanan markaları seçtik. Şu anda listede basından Hürriyet, Milliyet, Sabah var. Petrol Ofisi, YKM, Arçelik, Vakko gibi markalar da var. DVD’si de çıkacak.

“Muhtar Kent ve Cem Kozlu idollerim”

Uluslararası TBWA’in yönetim kuruluna seçilen ilk Türk, çalışan mutluluğuna inanan yenilikçi bir insan kaynakları yapısını Türk reklamcılığına taşıyan vizyoner insan, Reklamcılar Derneği başkanı ve bunun gibi birçok unvanınız var. Yetmedi, bir gün Uluslararası TBWA’in başına geçen ilk Türk olmak istiyorsunuz. Siz nereye koşuyorsunuz?
Sabahları koştuğuma bakma. Bir yere koşmuyorum. Sadece kendimi bir dünya vatandaşı olarak görüyorum. Ve yaptığım işi uluslararası düzeyde de yapabileceğimi kanıtlamak istiyorum. Coca-Cola’dan Cem Kozlu, Muhtar Kent gibi insanlar bu anlamda idolüm.
Bence burada önemli olan hedef koymak ve inanmak. Ne yapacağını bilmekle ilgili bir şey bu. Üstelik dünyada da öyle çok zeki adam yok. Biz Türkler zor şartlarda yaşadığımız için aynı anda 12 işi birden yapabiliyoruz. Ben de yapabilirim diyorum sadece. Türk insanının uluslararası platformda kendine güvensizliği bana garip geliyor. Biraz strateji ve planlamayla her şeyi yapabiliriz halbuki.

Ailenizden gelen bir şey mi bu açılma isteği?
Ben orta halli bir aileden geliyorum. Annem ve babam emekli. İkisi de devlet memuruydu. İstanbul, Çamlıca’da büyüdüm ben. Sonra Bağlarbaşı’nda yaşadım. Devlet okuluna gittim. Marmara Üniversitesi’nde radyo televizyon okudum. Yani aslında çok lokal bir adamım. Ama küçüklüğümden beri de uluslararası birileriyle bir arada olma isteğim ve gayretim vardı. Özellikle bu sektöre girdikten sonra daha da arttı.

“Ben yemek yemek için yaşıyorum”
Dünya vatandaşısınız yani…
Bence öyleyim. Türkiye’yi, İstanbul’u çok seviyorum. Ama zaten İstanbul’da da dünya vatandaşı olabilirsiniz. Ben biraz daha sınırları genişletmeyi seviyorum galiba.

Nasıl mesela?
Yemek yemeyi çok severim. Ve mahalle kültüründen, orta halli bir aileden geldiğim için bir gün dünyanın en iyi yerinde, ertesi gün dünyanın en salaş yerinde yemek yiyebilirim. İkisinden de çok büyük zevk alırım. Ayrıca, yemeğe ceketli de giderim, şortla da. Dünyanın çeşitli yerlerinde, farklı yerlerde yemekten çok hoşlanıyorum. Seyahate gittiğimde önce nerede yiyeceğimi belirlerim. Otelden önce yemek rezervasyonu yaparım. Ben yemek yemek için yaşıyorum ve farklı dünya yemeklerini denemeyi seviyorum.

Dünyaya entegre olabilmenin püf noktası nedir sizce?
Her zaman kendimi geliştirmeye, yeniyi yakalamaya ve mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde değişmeye çalışırım. Hem hayatta hem de reklamcılıkta dünyaya entegre olabilmek bu şekilde mümkün bence. Oturup ahkam keserek iş yapmak mümkün değil. Kendini geliştirmen, dünyaya açık olman, bakman lazım.
Bir de nerede iyiyim diye kendimi test ederim hep. Kendi kendimin eleştirisini çok acımasızca yapabilecek durumdayım. Bakınca en iyi olduğum noktanın işte ve hayatta değişim yapabilme olduğunu görüyorum. Şu an yaşadığımız devirde hayatta kalmanın püf noktası da bu bence. Her şey öyle hızlı değişiyor ki, adapte olabilen kazanıyor.

“Düşünüyorum öyleyse varım” sloganının yerini “Değişiyorum öyleyse varım” aldı öyleyse.
Kesinlikle. Değişmek reklamcılık sektörü için de çok önemli. Statükoculuktan uzak durabiliyorsan bu sektörde iyi olursun. Şu anda bu şart. Değişen ajanslar kazanıyor.

Visa’nın yaratıcısı ve eski CEO’su Dee Hock, “Sorun yeni fikirler bulmak değil, eskileri kafamızdan atmak” demiş. TBWA’in “yık ve yeniden yarat” felsefesi de bunu yansıtıyor, değil mi?
Kesinlikle. Ben de burada ajansı kurarken kafamdaki konvansiyonel fikirleri atmaya çalıştım. Eski kalıplarınıza takıldığınız müddetçe mutlaka bir yanlış yapıyorsunuz. Müşterilerimizin de kendi kalıplarını kırmaya çalışıyoruz bu anlamda.

“Randevu noktası kalmadı”
Artık her yerde ve her işte bir reklam var. SMS mesajları, spam mail’ler, panolar, yazılı basın, televizyon, hatta tişörtler ve insan vücudu üzerinde bile reklamlar var. Kaçışı olmayan bir bombardıman sanki. Kalıcı davetsiz misafirlerimiz haline mi geldiniz siz reklamcılar?
Şu anda şöyle bir durum var. Tüketiciyle marka arasındaki her şey mecra. Eskiden tüketiciyle belli bir noktada, mesela pazar günü gazetede gördüğü ilanda buluşuyordun. Bir randevu noktası vardı. Şimdi bu kalmadı. Fabrikadan çıkıp rafa gelen markayla tüketici arasında bir medya bariyeri kalmadı. İnternette, sokakta, her yerde tüketicinin karşısına çıkma yollarını arıyor artık marka. Tüketicinin dünyasını dört bir yandan doldurabilmek burada amaç.

Bir konuşmanızda şöyle demişsiniz: “Tüketici sürekli değişiyor, günün belirli saatlerinde ortamına göre kendini yeniden yaratıyor ve farklı rollere bürünüyor.” Sürekli farklılaşan bu tüketici nasıl yakalanır? Kaçacak yerimiz kalmadı ama yine de sorayım…
Çok önemli bir konu bu. Özellikle gençlerde bu böyle. YouTube, Myspace ve bloglar sayesinde sürekli yaratıyor, üretiyorlar. İnternette ve gerçek hayatta yeni kimlikler yaratıyorlar. Bazen aynı gün, bazen aynı hafta içinde birkaç kişilik değiştiriyorlar. Markanın bunu anlayabilmesi ve o kişiyi o kişiliklerine göre yakalayabilmesi gerekiyor. O marka belki o kişiliklerden bir tanesine hitap ediyor olacak. Onun hafta sonu markası olacak mesela. Cep telefonları bunu iyi yapıyor. İş telefonu, spor telefonu, çocuk telefonu çıkarıyorlar mesela.

Sabah akşam kimlik değiştiriyoruz. Hepimiz şizofren mi olduk acaba? Kişilik bölünmesi filan mı yaşıyor toplumlar?
Hayat böyle devam ediyor. Özellikle yeni dünyada, internet dünyasında, herkesle interaktif bir durumda olduğumuz için eski klasik hayat düzeni devam etmiyor. Koşmaya gittiğinde başka bir kimlik, arkadaşlarıyla meyhanede başka kimlik, işte başka, internette bin bir tane başka kimliğe bürünebiliyor. Hatta günlük hayatta bürünemediği kimliklere internette bürünüyor. Sanal ortamda yepyeni bünyeler oluşturuyor. PlayStation’un bir oyun çalışması vardı. Sloganı şu: “Kendi dünyanda yaşa, bizimkinde oyna.” Böyle bir dünyada yaşıyoruz şu anda.

Aylin VAROL

Kaynak:Pazar/Milliyet

Gönderen: yeguner | Şubat 4, 2007

Güç ve statünün yeni sembolü: Çanta

Çanta artık, cüzdan, anahtar, cep telefonu, taşıyacağınız sıradan bir aksesuar değil. Lüks marka ya da ünlü bir tasarımcının çantasını kola takıp taşımak güç ve statü sembolü oldu. Ve bu çılgınlık bulaşıcı bir hastalık gibi yayılıyor. Adı da “o çanta sendromu”

Büyük olmalı… Toka, metalik ya da deri aksesuarlarla süslenmeli… Markasını belli eden logosu da görünmeli… Ve ünlü bir tasarımcının elinden çıkmalı… İşte bunlar moda severlerin son günlerdeki olmazsa olmazı “çanta”nın özellikleri… Saydıklarımızdan kesinlikle anlaşılacağı üzere onlar alelade çantalar değil. Kadınlar o çantalara sahip olmak için maaşlarını biriktiriyor, yemeğinden, elbisesinden, ayakkabısından keserek para ayırıyor. Bu çılgınlık, bulaşıcı bir hastalık gibi günden güne daha bir hızla yayılıyor. Hatta İngilizce’de bu çılgınlığa “It-bag sendromu” (O çanta sendromu) adı konuldu bile.
Aslında yeni çıkmış bir moda değil. Ancak son iki yıldır zirvede. Hangi magazin ya da moda dergisini açsanız kollarına çantalarını takmış kadınlar başrolde. En spor kıyafet bile, tasarımcı ürünü lüks bir çanta ile tamamlanıyor.
Bu işin tuttuğunu gören lüks markalar, tasarımcılar da çeşitlerini artırdı, geçmişte yapılan ve hit olmuş çantalar yeniden canlandırılarak piyasaya çıkarıldı. Talep arttı, böylece fiyatlar da yükseldi. Etiketlerinde en az 1000 dolar (1400 YTL) yazıyor. Nereye kadar gittiği ise tamamen kullanılan deriye ve harcanan el işçiliğine bağlı olarak birkaç on bin dolarlar seviyesine kadar çıkabiliyor.

700 kişilik bekleme listesi
Önceleri yalnızca Beymen ve Vakko’da bulunabilen sınırlı sayıdaki lüks ürünlerin çeşitliliği Kanyon’daki Harvey Nichols sayesinde, birkaç kat katlanırken artık o çantalara da ulaşabilmek kolaylaştı. Hatta krokodil derisi 24 bin dolarlık Balenciaga çantayı Harvey Nichols’dan kimin aldığı günlerce konuşulmuştu.
Çanta trendi son 2 yıldır bariz şekilde göze çarpsa da aslında 1997’de dahi tasarımcı Marc Jacobs’ın Louis Vuitton’a geçmesiyle ateşlendi. 2005’te Chloe için çalışan trend belirleyici Phoebe Philo’nun çıkardığı Paddington model çanta dünya çapında yaklaşık 700 kişilik bir bekleme listesi yarattı. Online satışta ise yaklaşık 2 bin 400 YTL’lik çantadan ilk 36 saatte 376 adet satıldı. Bugün hemen her lüks markanın iyi satan en az bir çanta modeli var.

Yılda 3 çanta alınıyor
Bu arada lüks bir çantanın diğerlerinin arasından sıyrılıp daha gözde, daha satılabilir olması yalnızca markasına ya da modeline bağlı değil. Fiyat etiketinin yüksek rakamlı olması ve o çantanın uzun bir bekleme listesi olmasının yanı sıra birkaç ünlü stil ikonunun o çantayla magazin dergilerinin, gazetelerin sayfalarında yer alması gerekir. Bu konuda İngiliz model Kate Moss’u kimse geçemez herhalde. Çünkü Kate, naylon poşetle veya pazar çantasıyla gezse bile satışları patlatma kabiliyeti var. Onun yanı sıra Victoria Beckham’ın da hatrı sayılır bir rol oynadığı söylenebilir. Hollywood’un popüler kızları da taşıdıkları çantalarla hangisinin “o çanta” olacağını belirliyorlar.
Çanta çılgınlığını sektörden gelen rakamlar da doğruluyor… Ve bu sendroma sadece birkaç zengin insanın yakalanmadığını gösteriyorlar.
2000’de kadınlar 2 yılda bir çanta alırken, bu sayı, bugün yılda 3 çantaya yükselmiş. 2000-2005 arasında bayan giyim satışları yüzde 12 artış gösterirken, aynı sürede çanta satışları ne kadar arttı biliyor musunuz? Tam yüzde 146 oranında… Çanta sektörünün küresel anlamda 5 yılda yüzde 11 büyümesi bekleniyor. 2011’de çantaya yılda 1 milyar dolar harcanacak. Ne diyelim… Takın çantanızı kolunuza, güç sizde artık…

Çantaların kraliçesi
Hermes Birkin: Hermes’in bir zamanların stil ikonu İngiliz model ve aktris Jane Birkin için yaptığı çanta. Fiyatı ortalama 6 bin dolar ve sahip olmak için sırada
2 yıla yakın beklemeniz gerekiyor.

Statü sembolü çantalar-Top10
1. Hermes Birkin
2. Chanel 2.55
3. Chloe Paddington
4. Balenciaga City Motorcycle
5. Alexander McQueen Novak
6. Marc Jacobs Stam
7. Fendi Spy
8. YSL Muse
9. Prada Gauffre
10. Louis Vuitton Monogram Speedy 30

Güldeniz AYRAL

Kaynak:VatanGazatesi

Gönderen: yeguner | Şubat 4, 2007

Çağdaş liderlerin özellikleri

Kadîm çağların devlet, ordu ve az da olsa şirket yönetimiyle ilgili vazedilmiş ilkelerinin birçoğu günümüz siyaset ve ekonomi dünyaları için de geçerli. İşte örnek alınan liderlik vasıfları:

Kadîm çağların devlet, ordu ve az da olsa şirket yönetimiyle ilgili vazedilmiş ilkelerinin birçoğu günümüz siyaset ve ekonomi dünyaları için de geçerlidir. Hun hükümdarı Atilla, Moğol hakanı Cengiz veya Çin bilgesi Lao Tzu’nun savaş (strateji) sanatıyla ilgili sözlerinin bugün Batı yöneticilik dünyasında adeta ezberleniyor olması sebepsiz değildir. “Enbaü’l-yevm mislü enbaü’l-ems, lâ cedîd tahteş-Şems” demiş Araplar: Bugünün haberleri tıpkı dünküler gibidir; güneş altında yeni birşey yok!

Çağdaş bir Arap ilim adamı, el-Kıyâdetu’l- Askeriyye fî Ahdi’r-Rasûl adlı itinalı çalışmasında, İslamiyette komutanlığın (askerî liderliğin) beş temel niteliğini şöyle sıralıyor:

1. Kıdem ve fedakârlık; 2. Tecrübe; 3. Cesaret ve takvâ; 4. Beceri; 5. Cömertlik. Bu nitelikleri, çağdaş yönetim bilimcilerin şirket liderlerinde aradıkları niteliklerle karşılaştırmak öğretici olabilir.

Kıdem ve fedakârlık çok önemlidir

Komutanın birinci vasfı, Müslümanlığı daha önce kabul etmiş ve inancı uğrunda fedakârlık yapmış olmakla temayüz etmektir. Mesela, Mûte savaşında herkes (tecrübe ve cesaretine binaen) Halid bin Velid’in komutan olmasını beklerken, Resûllulah komutanlığa önce Zeyd bin Hârise’yi, sonra da başkalarını tayin etmişti. Bunun sebebi, Hz. Halid’in inanç dairesine yeni girmiş olmasıdır. Diğer komutanların iman ve fedakârlıkları ise, o zamana kadar tescil edilmiş bulunuyordu. İtimat, ölüm kalım meselelerinde başka her şeyden önce gelir.

Warren Bennis, liderliğin en temel bileşenlerinden birinin itimat olduğunu söyler. “Bazıları liderlerin insanları sürükleyebilmelerinin sebeninin karizma olduğunu söylerler. Ben aynı kanaatte değilim. Tanıdığım şirket liderlerinden çoğunun hiç te karizması yoktu, ama sayısız insanı peşlerinden sürükleyebiliyorlardı. Bunlar, beraber çalıştıkları insanlarda imrenilecek bir itimat ve sadakat duygusu uyandırmışlardı. İnsanları böylece kendi saflarına çekmekle, örgüt kültürlerinde gerekli değişiklikleri yapabilmekte, rehber vizyonlarını hayata geçirebilmekteydiler.” Bennis’e göre, itimadı doğuran şeyler şunlardır:

Karakter değişmezliği. Liderler ne tür şaşırtıcı hadiselerle karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, kendi adamlarını şaşırtacak hareketlerden uzak durmalıdırlar. Rüzgârgülü olmak onlara göre değildir.

Ahenk. Liderler, özü sözü bir olanlardır. Açıkladıkları teorik fikirlerle, yaşadıkları hayat arasında uçurum yoktur.

Güvenilirlik. İşe yarar zamanda, elemanlarının arkasındadırlar; onları yalnız bırakmazlar.

Dürüstlük. Lider, taahhüt ve vaatlerini tutan adamdır.
Tecrübe, dindarlıktan önce gelir!

Komutan olacak kişinin geniş askerî tecrübesinin olması, savaş strateji ve taktiklerini iyi bilmesi gerekmektedir. Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Bir toplulukta, onların başına komutan olarak atadığım kişiden daha hayırlı kimseler bulunabilir. Ancak, o kişi, topluluğun en uyanık ve savaşı en iyi bileni olması yüzünden bu göreve getirilmiştir.” Dolayısıyla Hz. Peygamber, komutan atanırken dinî hususlarda daha faziletli olma özelliğinden çok, askerliği iyi kavrama ve savaş idaresi konusunda basiretli olma özelliğinin dikkate alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

Hz. Peygamber, aralarında Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’in de bulunduğu ordunun başına Amr bin As’ı atadı ve Zâtü’s-Selâsil’e gönderdi. Muharebe yerine vardıklarında, Amr ateş yakmamalarını emretti. Bunun üzerine sinirlenen Hz. Ömer, komutana saldırmaya kalkıştı. Hz. Ebubekir ona engel olarak, “Rasulullah, Amr’ı senin başına savaş yönetmeyi daha iyi bildiği için seçti” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer sakinleşti.

Yukarıda anılan Mûte savaşında, kıdemi dolayısıyla komutan atanmayan Hz. Halid, muharabenin ileriki safhalarında ashâb tarafından komutanlığa seçilmiş ve büyük bir ustalıkla (askerin ön ve arka saflarını yer değiştirip, düşmana yeni bir ordu korkusu vermek suretiyle) savaşı kazanmıştı.

Max DePree’nin liderlik için şart koştuğu 12 niteliğin çoğu tecrübeyle kazanılmıştır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

-Tefrik kabiliyeti: Lider keskin bir içgörü, marifet ve yargıgücüne sahiptir.

-İnsan ruhundan anlamak: Lider, insan ruhunun kıvrımlarını okur; ihtimam, özlem ve mücadeleleri iyi anlar.

-Zaman bilinci: Lider geçmişi anlar, bugünü hesaba katar, geleceğe saygı duyar. Bugünle yarın arasında mütemadiyen mekik dokur. Ve kendinden öncekilerin tecrübesini daima akılda tutar.

-Fikrî enerji ve tecessüs: Lider kendinden geçercesine, vecd içinde öğrenme sorumluluğunu hisseder.

- Öngörülebilirlik: Lider kapristen uzaktır; insanları şaşırtan davranışları olmaz.

Vizyon genişliği: Örgütün neler başarabileceğine dair liderlik vizyonu, bütün katılımcıları hesaba katacak kadar geniş olmalıdır.

Bütünlük: Lider, davranışında bütünlüklü ve dürüsttür.

Hassasiyet: Başkalarının yeteneklerine güvenir lider; onların ellerinden geleni ortaya koymalarına meydan açar.

Belirsizlikten yılmamak: Lider, kaosa anlam veren, belirsizlikten ürkmeyen, aksine bunlardan kuvvet bulan kişidir.

Ortada olmak: Lider, örgütün dört bir yanında hazır ve nazırdır. Sorar ve kendine sorulmasına fırsat verir. Sabırlıdır. Sorunları dinler, nüansları yakalamaya çalışır.

Mizah duygusu: Lider şefkatli bir mizah duygusuna sahiptir; birçok bakış açısını hesaba katan geniş bir perspektifi vardır.

İlişkilerde cesaret: Yeri geldiğinde sert kararlar vermekten çekinmez. Acımasız dürüstlük içinde hareket eder.
Cesaret, takva, beceri ve cömertliği haftaya konuşalım.

Mustafa ÖZEL

Kaynak:Yanisafak

Gönderen: yeguner | Şubat 4, 2007

Kumanda ekranın elinde İzledikçe şiddetleniyoruz

Kurtlar Vadisi, Testere, iktidar-muhalefet atışması, popstarda yarışmacıyı azarlayan çok kızgın(!) jüri, gözümüzü hafif kapadığımızda sunucuyu bir İspanyol matadoru olarak hayal ettiğimiz tartışma programları ve her gün karşımızda kanal değiştirmememiz için direnen onlarcası…TV’nin, bilgisayar oyunlarının, sinema filmlerinin kendini bize kabul ettirmek için cinsellik ve aksiyonun yanına vazgeçilmez bir aparat olarak eklediği “şiddet” sahneleri acaba seyrettiğimizle mi kalıyor, yoksa şiddetin seyr-i sülûkü içimizde mi bitiyor? Gördüğümüz şiddet içimizdeki şiddet bataryasını boşaltıp bizi kuş gibi hafif mi yapıyor, yoksa sanal şiddetle içimizdeki şiddet arasında bizi şarj eden yoğun bir telepati mi var? Kumandanın lazeri TV’nin alıcısına değiyor, peki TV’nin vericisi içimizde neye değiyor?

Ortak yaşam kültürü bizi belli oyuncaklar etrafında kenetledi. Bu oyuncaklar da hepimizin gözünü kendine dikti ve bir şeyler söylemeye başladı. Biz ağzımız açık onları dinlerken, bir taraftan farkında bile olmadan onları bilinçdışımızın en misafirperver koltuğunda ağırladık. Biz ağırladıkça o kuruldu, gitmeye de hiç niyeti yoktu. Sonuçta da bizi belki hemen yarın sabaha, belki bilmem kaç sene sonrasına birer “gladyatör” olarak hazırladı ve salyalarımızı sile sile arenaya saldı. Araştırmalar zihnin öğrenme prensibini çözmüş durumda: Gözlerinizle “gördüğünüz” her davranış arka planda sizi “yapmaya”, bir kere yaptığınız her davranış da sizi aynı davranışı “tekrar yapmaya” yaklaştırıyor. Sonuç: Baktığınız yere dikkat edin ve asla, ‘Bir kereden bir şey olmaz.’ demeyin!

İçinde hiç de küçümsenmeyecek sayıdaki “şiddet” sahneleriyle sinema filmleri; sözlü-kanlı çeşit çeşit şiddetin konu konu menüleriyle izleyici trendi “şiddet”le yükselen Kurtlar Vadisi ve bilumum şiddet kokan diziler, TV’lerde ve gazetelerde birbirine aksırıp tıksıran siyasetçiler, “bunların birbiriyle derdi ne?” dedirten spor yorumcuları, size şiddetinizi yansıtabileceğiniz meşru bir simülasyon oluşturarak joystiği elinize verip “haydi!” diyen bilgisayar oyunları, tümüyle gördüğümüz ve bir yönüyle içinde olduğumuz şiddet içimizdeki şiddetin deşarj olup yok olmasını mı sağlıyor?

Yoksa; gördüğümüz şiddet içimizdeki şiddeti yok etmek yerine daha çok besliyor ve şiddetin günlük hayatımıza yansımak üzere içimizde bir yerlere saklanıp dışarı çıkmak için sabırsızlıkla bekleyen bir canavar olmasına mı sebep oluyor? Yani akşam TV karşısında dizimizi izlerken ya da filmimize takılırken ya da spor yorumcusunun öfke ataklarının desibelini ölçerken biz günün yorgunluğunu mu atıyoruz, yoksa yarınki ring ortamı için eldivenlerimizi mi giymiş oluyoruz? Hangisi?

Beynimiz muhafazakârdır!

Korkarım cevap ikincisi! Zihnin öğrenme prensibi üzerine yapılan araştırmalar, gözlerinizle “gördüğünüz” her davranışın arkaplanda sizi “yapmaya”, bir kere yaptığınız her davranışın da sizi aynı davranışı “tekrar yapmaya” yaklaştırdığını göstermektedir. Bu nedenle herhangi bir durumda (fayda getirmediğini daha önceden görmüş bile olsak) eski yaptığımızı tekrarlamak, bize yeni bir şey yapmaktan daha kolay gelir. Çünkü zihnimiz buna alışmıştır.

İnşaat alanıdır, girilmez!

Konunun biyolojik açıklaması daha iyi kavranmasını sağlayacaktır. Bütün vücudumuz gibi beynimizde de hücreler arası iletişim snaptik bağlantı yolları dediğimiz yollardan geçerek gerçekleşir. Peki beynimizdeki bu yollar nasıl oluşur?

Bebeklikten itibaren aldığımız her duyum (ses, görüntü, koku, vb.) kendine ait bir yol çizerek algıya ulaşır. Ve aynı yoldan geçen her duyum bu yolu daha da belirginleştirir. Bu sayede kimi mini yollar o kanaldan geçen duyumların fazlalığı sayesinde otobana dönerken kimi yollar ise hiç oluşmaz. Dolayısıyla yeni bir şeyi algılamak beynimizde onunla ilgili daha önceden oluşmuş bir yol olmadığı için oldukça zor olmaktadır. Beyin hem bir alışkanlık hem de daha güvenli olduğu düşüncesiyle hep en bildik yolları kullanmayı tercih eder.

Beyin portremizdeki fırça: TV

Gelelim asıl varmak istediğimiz noktaya; işte şiddete dair görülen (sadece “görmek” bile yeterli!) her bir kare söz konusu bu yolların oluşmasını kendi lehine doğru şekillendirecektir. Siz oturmuş TV’nizin başında eğlenerek kendinizden geçerken beyninizde şiddete dair yollar, köprüler, otobanlar kurulacaktır. Ve hepsi (İstanbul trafiğinden daha hızlı akacağı kesin) beyninizde bir şiddet şehri inşa edecektir. Sabaha; yarına; geleceğe bir “gladyatör” olarak uyanmanıza sebep olacaktır.

Yeryüzündeki suçların büyük bir kısmının aynı suçlular tarafından tekrar be tekrar işleniyor olması, aile içi şiddet ortamında yetişen çocukların hayatlarının ilerleyen safhalarında her fırsatta şiddet aktörlüğüne soyunmaları hepsi daha önce taş üstüne taş koyan görsel şiddet imgelerinin birer makus sonucundan başkası değildir.

Babacım bana bunu kim yaptı?

Konunun diğer bir boyutu da bu yollar, köprüler sadece sizin geleceğinizi ipotek altına almıyor. Bu, sizden sonraki sizin genlerinizle devam eden neslin de beyin yollarının, köprülerinin ilk taşları oluyor. Alkol bağımlısı kişilerin çocuklarının bağımlılık geliştirme yatkınlıklarının diğerlerinden daha fazla olduğunu gösteren araştırmalar beynimizde oluşan yollarla ilgili olarak bize aynı şeyi göstermektedir.

Yani anlaşılan o ki “şiddeti görüyorum ama doğru bulmuyorum!” deseniz bile gördüğünüz şiddetin içinizdeki şiddeti besleyici yanına engel olmuş olmuyorsunuz. Dolayısıyla sadece tutumlarınızı, inançlarınızı ve davranışlarınızı konkontrol etmeniz yetmeyecektir. Duyum kanallarınızdan hızla beyninize akan iletileri de en baştan içeri almamanız gerekecektir. Ki bu da ancak TV programlarının üstündeki “şiddet” logosunu önemsemekle ya da bilgisayarınıza takacağınız oyunu iyi seçmekle ilgili bir durumdur.

Beyin mühendisliği

Zihnin bu yol oluşturma ile ilgili mekanizmasını olumlu yönde kullanmasını bilmiş kişileri de görmek mümkün. Rebecca Owen, 7 yaşında jimnastik yapmaya başlamış bir atletizmciydi. 2002 Eyaletler Şampiyonası’nda gümüş madalya kazanmıştı. Ancak olimpiyat takımına seçilmesi için oldukça zor bir hareket olan “ginga saltosu”nu yapabilmesi gerekiyordu. Bu harekette barın üstünde uçarak bir geriye takla ve yarım burgu yaptıktan sonra tekrar barı tutması gerekiyordu. Hareketi defalarca denedi ama olmadı. O zaman jimnastikçi Rebecca bir psikolog gibi bedeninden önce beynini istediği gibi düzenlemeye ve beyninin içinde soyut yollar oluşturmaya karar verdi. Ve hareketi durduğu yerde zihninde canlandırmaya başladı. Hareketin her saniyesini tek bir kası kıpırdamadan zihninde canlandırdı. Ve bunu tekrar tekrar yaptı. Yani sizin TV’de seyrettiklerinizle beyninizde “başkaları tarafından” inşa edilen yollara karşın, Rebecca gayet planlı bir mühendis gibi çalışarak kendi beyninin yollarını “kendi” tasarladı. Sonuç: Muhteşem bir ginga saltosu ve olimpiyat takımı!

Sizinki hangisi?

Peki ya sizinki hangisi? Siz, beyninizin içinde oluşmuş kanallardan, yollardan ne kadar haberdarsınız? İstila mı edilmiş, yoksa Rebecca gibi bilerek ve isteyerek tasarladığınız bir beyne mi sahipsiniz?

Bunun cevabını vermek için iyice bir düşünün ve her şeyden önemlisi, Rebecca örneğinde olduğu gibi bazen lehte kullanılabilmesine karşın çoğu zaman başkalarının beyin yollarımız üzerinde at sürmesi olarak tezahür eden görsel imgeye uyanık kalın; hele ki şiddet içeriyorsa… Çünkü bugün gördüklerimiz yarınki davranışlarımızın mimarı oluyor.

Erhan ÖZDEN

Kaynak:Gençlik/Zaman

Gönderen: yeguner | Şubat 4, 2007

Çocuklarınızı ısırarak sevmeyin!

Minik çocuklar sevimli hareketleriyle çoğu zaman yetişkinlerin kanını kaynatır. Birçok insan ise sevgisini ifade etmek için genelde ya bebekleri ısırarak ya da sıkarak severler.

Bu yaklaşım çocuğun dünyasında ise zamanla kendini ifade etmek için kullandığı bir davranışa dönüşmektedir. Örnek olarak; oral dönem dediğimiz özellikle diş çıkarmaya başladığı zamandan itibaren çocuk nesneleri ağzıyla ısırarak tanımaya başlar. İlk etapta size sevimli ve komik gelen bu davranışlar, uygun bir yaklaşım sergilenmezse, ilerleyen dönemlerde çocuğun her fırsatta annesini, bakıcısını, eve gelen misafirleri, kreşe gidiyorsa kreşteki arkadaşlarını ısırması ile sevimsizleşir. Özellikle kreşe giden çocuklarda velilerin şikayete gelmesi, ısıran çocuğun gruptan uzaklaştırılması gibi sonuçlarla karşılaşılmaktadır.

Nasıl davranmalıyız?

Çocuk, gücünü ortaya koyan şeyleri yapıp denemek ister ve çocukta dişlerin çıkmaya başlamasıyla ısırma genellikle görülen bir durumdur. Önemli olan çocuğun bu tepkileri karşısında yetişkinlerin tutumudur. Eğer çocuklar ısırarak, çevrelerinden almayı bekledikleri cevabı alıyorlarsa (ilgi gibi), çocuğun yanlış davranışları ebeveynleri ya da çevrelerindeki yetişkinler tarafından pekiştirilmiş olur. Burada yapılması gereken, çocuklar doğru ve istenen davranışları uyguladıklarında, bunun farkında olmak ve pozitif pekiştireçler kullanarak (sevgi sözleri, sarılıp öpme, alkışlama gibi) çocukların ilgi ihtiyaçlarını meşru yollardan doyurmaktır. Böylece çocuk ilgi görmek için ısırmaya ihtiyaç duymayacaktır. Örnek olarak çocuğu arkadaşlarıyla ısırmadan ve kavga etmeden geçirdiği oyunları için memnuniyetimizi belirten ifadelerle sarılıp okşamak işimizi kolaylaştırır. Çocuğunuzla yaşayacağınız her türlü problemin çözümü için püf noktası; çocuğun ilgi ve ihtiyacını karşılamak, davranışlarımızda kararlı ve tutarlı olmaktır.

Kimi yetişkinler sevginin dozunu kaçırarak bebeklerin yanaklarını, kolunu ve bacağını ısırarak sevmektedirler. Bu durum çocuğun hem ısırma isteğini tetiklemektedir hem de bebeklerin mikrop kapma riskini artırmaktadır. Yetişkinler çocuklara sevgilerini gösterirken peygamberî bir edeple onları örselemeden sevgilerini göstermelidir.

Çocukların ısırmaları bize komik gelebiliyor. Kimi zaman biz de onları ısırıyor ve gülüyoruz. Çocuğunuz ısırdığı zaman gülmeyin ve karşılık vermeyin. Çünkü belli bir davranış ödüllendirildiğinde, bireyin o davranışı gelecekte tekrarlama ihtimali artacaktır. Çocuğun ısırdığı durumlarda kalıp bir cümleyi tekrar ederek bu davranışını benimsemediğinizi jest ve mimiklerinizle de destekleyerek “Isırma!”, “Isırmak yok”, “Isırmanı istemiyorum” gibi cümlelerle kararlı bir şekilde söyleyin. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; çocuğa doğru davranışın ne olduğunu anlatmak ve bir şey istediğinde arkadaşına vurmak, ısırmak yerine size veya bakıcısına gelip söylemesini tembih etmektir. Bunu uygulamalı olarak çocuğunuzla oyun şeklinde yapabilirsiniz. Eğer çocuğunuz bunu anlayacak seviyede değilse (örnek olarak 11 aylık bebek ise) ısırdığı durumlarda eline oyuncak vererek dikkatini başka bir yöne çekebilirsiniz.

* Burç Okulları, Adana Özgören Psikolojik Danışmanı

Kaynak:Zaman

Gönderen: yeguner | Ocak 27, 2007

Takıntım geldi, yenmem lazım

Kimi günde 25 kez ellerini yıkar, kimi evden her çıkışında 7 kez geri dönüp kapıyı kilitleyip kilitlemediğine bakar, kimi de evindeki koltukların simetrisinin ikide bir bozulmasından rahatsız olur. Bu anormal davranışlar ciddiye alınacak kadar önemli bir rahatsızlık.Çünkü takıntılar insan hayatını çekilmez bir hale getirebilir. Az ya da çok hemen hepimiz kafamıza birçok şeyi takar, sorun eder, saatlerce, hatta günlerce o konuyu düşünürüz. Sonra da “Hiçbir şey kafaya takmaya gelmez” der ve geçer gideriz. Peki ya geçip gidemeyenler…

Bilimsel araştırmalar obsesif kompülsif bozukluk denilen “takıntı” hastalığının beyindeki serotonin bozukluklarından kaynaklandığını ortaya çıkardı. Özellikle de çocuklukta beyne yazılmış yanlış senaryolar ileriki yaşamda takıntı haline gelebiliyor. Beynin bu davetsiz misafirleri olan takıntıda insanın aklına bir düşünce, bir hayal gelir, oturur ve bir türlü oradan kalkmaz. Kafa bozuk plak gibi takılır kalır aynı yerde. “Takıntılar” kitabının yazarı Uzman Doktor Oğuz Tan’a göre, takıntı, depresyon gibi üzüntü ya da sıkıntı sonucu ortaya çıkabilecek bir hastalık değil. İnsanlar takıntılarının mantıksız olduğunun farkındalar; ama bir türlü kafalarından atamıyorlar. Hatta bazı takıntılar ters tepebiliyor. Sürekli elini yıkayan kişi temizlenmediğini düşünüyor ve hiç yıkamıyor ya da namazı yanlış kıldığını zanneden kişi namazı bırakabiliyor. Bazıları da ‘Kapıyı kilitledim mi?’ sorusunu düşünüp durmak yerine evinden hiç dışarı çıkamıyor.

Tikler, takıntıya akraba bir hastalık ve tamamen çocukluk çağında başlıyor. Tikler kaslardaki irade dışı hareketlerdir. Hareket ve ses tikleri olmak üzere ikiye ayrılır. Etrafımızdaki her 8 çocuktan birinde tik bulunuyor… Erkek çocuklarda kızlara oranla üç kat daha fazla tik görülür. Tikli çocuklar göz kırparlar, burun kıvırırlar, dudaklarını oynatırlar, kaşlarını kaldırırlar, yüz buruştururlar hatta aniden kafa atarlar. Omuz silkme, parmaklarla oynama, ayakları da gayri ihtiyari sallayabilirler. Bunların yanında sürekli burun çeken, sürekli öksüren, boğaz temizleyen, ıslık çalan ve kuş sesi çıkaran çocuklar da bu gruba girer. Ergenlik sonunda tiklerin büyük kısmı geçebilir; ancak bu çocukların yarıya yakını bu kez takıntı hastası olur.

Kleptomani olarak bilinen bu kişiler çalma dürtüsüne engel olamazlar. Soygun planı yapmaz. Kişi çalar; ama maddi değeri olduğu için ya da intikam almak için çalmaz. Hatta bazı çaldıklarını sonradan götürüp yerine koyar. Nitekim çoğu sonunda utanç, suçluluk ve vicdan azabı duyar.

Tan’a göre takıntının iki tür tedavisi var. İlaç ve psikoterapi tedavisi. Her iki yöntemi ayrı olarak deneyen hastaların yarıya yakınında belirgin bir düzelme görülüyor. Ancak her iki yöntemi birlikte uygulayan kişi yüzde doksan takıntısından kurtulabilir. Tedavisi yıllarca sürebilir ve çeşitli vesilelerle tekrar nüksedebilir. Psikoterapide bir takıntı hastasına söylenen tek şey “Sürekli takıntının üzerine git” uyarısıdır. Mesela yünlü bir beze dokunamayan bir kişinin bu takıntısından kaçmak yerine yavaş yavaş dokunmaya alışması gerekir.


En sık görülen takıntı çeşitleriTemizlik takıntıları: Pislik, mikrop, idrar gibi maddelerin bulaşmasından korkma.
Şüphe takıntıları: Kapıyı kapattığından, fişi çektiğinden, namazı doğru kıldığından vs. emin olamama.
Hastalık takıntıları: Ölümcül hastalıklara yakalandığı hissinden kurtulamama.
Düzen ve simetri takıntıları: Eşyaların düzenli ve simetrik olmamasından aşırı rahatsızlık duyma. Eğrileri düzeltme, çizgileri eşitleme vs.
Saldırganlık takıntıları: “Çocuğumu camdan atar mıyım? Kadınlara saldırır mıyım?” gibi çevredekilere zarar vermekten korkma.
Cinsel takıntılar: Olmadık zamanlarda akla erotik görüntülerin gelmesi.
Dinî takıntılar: Allah’a küfretme, ‘Allah var mı, yok mu?’ sorusundan kurtulamama.
Metafizik takıntılar: ‘Ben ben miyim? Ruh nerede? İnsanlar hayal mi gerçek mi?’ gibi sorulardan kurtulamama.
Büyüsel takıntılar: Tehlikeden kaçınmak için tahtaya vurmak, kurşun döktürmek gibi.
Biriktirme takıntıları: Hiçbir eski eşyayı atamama, dışarıda ne bulursa değerli sayma ve eve alıp getirme. Bu kişilerin evleri adeta birer çöp ev olur.

Takıntıya akraba hastalıklar
Tikler, çirkinlik takıntısı, hastalık hastalığı, kıl koparma hastalığı, zayıflama hastalığı, kumarbazlık, hırsızlık hastalığı, kundakçılık hastalığı, alışveriş hastalığı, seks bağımlılığı.

DİLEK CİHAN

Kaynak:Cumaertesi/Zaman

Gönderen: yeguner | Ocak 27, 2007

Kadınların sabah sendromu: Acaba bugün ne giysem?

“Acaba bugün ne giysem?” sorusu çalışan kadınlar için çoğu zaman bir sendrom halini alır. Sabah sendromu. Gardırobu açan kadınlar, ‘Ne giyeceğim.’ sorusuna cevap arar. Hem şık hem de konumuna uygun giyinebilmek zor iştir vesselam. “Acaba bugün ne giysem?” sorusu çalışan kadınlar için çoğu zaman bir sendrom halini alır:Sabah sendromu. Sabahın erken saatinde kalkıp kahvaltıyı hazırladıktan sonra kadınlar kendi derdinin peşine düşer. Belki de en çok zamanı da “ne giyeceğim” sorusuna cevap aramakla geçirir. Hem şık hem de işteki konumuna uygun giyinebilmek için dakikalarca gardıroba bakakalır. Sonuç kimi kez başarılı; ama çoğu kez başarısızdır. Ama acele etmesi de gerekir, çünkü servis gelmek üzeredir…

İş yaşamında mesleki profesyonelliğin yanı sıra kılık-kıyafetin de iş kariyerini direkt etkilediği bir gerçek. Çeşitli araştırmalar sonucunda varılan bu kanı, çalışan kadınların kıyafetini de profesyonelce seçmesi gerektiğini gösteriyor. Şık, güzel ve saygın giyinmek kadar işyeri ve konumunuza uygun giyinmek gerektiğini de unutmayın. Her iş ve meslek grubunun belli bir kıyafet konsepti vardır. Bazı mesleklerde bu çok belirgin olmasına rağmen kimi mesleklerde belli belirsizdir. Buna karşın işyerindeki kılık-kıyafetin belli bir adabı olduğu asla akıldan çıkarılmamalıdır. Bu kurallar içerisinde çalışan kadınların seçebilecekleri geniş giyim yelpazesi var. Çok fazla frapan olmayan, dekolteden uzak, ciddiyet taşıyan, aynı zamanda zariflik hissi uyandıran kesimler uygun ana başlıklardır.

Giyim tarzınız, işteki konumunuz hakkında iyi ya da kötü bir imaj sahibi olmanıza sebep olur. İşinizin ciddiyeti giyiminiz ile sarsılabilir. Ya da çok düzenli ve tertipli giysileriniz ile daha da güvenilir gözükebilirsiniz. Dağınık, özgür giyineceğim kaygısıyla tercih edilen pejmürde giyim çok yanlış bir seçim olabilir. İş hayatında klasik giyim vazgeçilmezdir. Hem karşı tarafta uyandırdığı saygı hem de kullanan kişide işe adaptasyon anlamında doğru seçilmiş genel giysi tarzıdır. Sabah dolap karşısında geçirilen vaktin azalmasına yardımcı olacağı da kesindir. Klasik stil deyince akla ilk gelen takımlar ve döpiyeslerdir. Bir iş kadını için kullanımı kolay, ilgiyi direkt yapılan işe yönlendiren giyim stili, işteki saygınlığını artırır. Çok canlı ve fosforlu renklerden uzak durmak giyim zevkinizin kalitesini yansıtır. Takımlardaki kesimler de önemli ayrıntılar arasındadır. Her takım ya da döpiyes iş konumunuza uygun olmayabilir. Yaka özellikleri, kumaş tercihleri, etek boyları, pantolon formları ciddi görünümden uzak, sıradan olmamalıdır. Abartılı hatlardan uzak durmakta fayda var.

Giyim kadar aksesuar da önemli

Tüm bunları yaparken farklılığınızı ortaya koyabilecek küçük sihirli dokunuşları da kullanmaktan çekinmeyin. Aksesuarlar bu iş için biçilmiş kaftandır. Bir kemer, şal, kolye, broş ya da zarif bir fuların dümdüz bir giysiyi kullanıldığı tarza uygun olarak ne derece değiştirebileceğini şaşırarak görebilirsiniz. Kıyafetiniz mesleğinize, profesyonel iş yaşantınıza destek vermeli. Öte yandan kurumunuzu da sadece fikirlerinizle değil, giyim anlayışınızla temsil ettiğinizi de unutmayın. İşe giderken sadece kendiniz için değil kurumunuz için de giyindiğinizi unutmayın. Boncuklarla dolu gece giyimini andıran kıyafetler, frapan kesimler işyerinde asla tercih edilmemelidir. Aynı şekilde eşofmanvari giysiler de profesyonel iş yaşamı ile bağdaştırılamaz.

Kendi tarzınızı iş giyimiyle birleştirin

Çalışma hayatında görevli olduğunuz işin profilinden dolayı orada bulunduğunuzu, şahsi olarak değil mesleki bilgi birikiminiz ile adınızdan söz ettirebileceğiniz giysi tarzlarını belirlemeniz işe duyduğunuz saygının göstergesidir. Entelektüel görünmek kaygısı ile etnik giysiler, havalı olacağım düşüncesi ile birbirinden abartılı modeller, daha uzun görüneceğim diye aşırı yüksek ökçeli rahatsızlık veren ayakkabılar, özgür duruşunuzu kanıtlamak için rengârenk günlük sıradan kıyafetler profesyonel iş yaşamınıza vuracağınız bir darbedir.

Ama “ben bu tarz giysilerle kendimi ifade ediyorum, ben buyum” diyorsanız bunun da kolay ve doğru bir yolu var. Belirlediğiniz tarzınızı klasik iş giyimi ile birleştirmeyi hiç denediniz mi? Baştan aşağıya etnik ya da spor giyinmek çalıştığınız kuruma saygısızlık olabilir. Ama bluzunuzda, eteğinizin küçük bir detayında veya takılarınızda kendinizi ifade edebilirsiniz. Göreceksiniz sokaktaki binlerce insandan farklı entelektüel bir görünüşe kurumunuzun da profesyonel giyim standartları ile kavuşacaksınız. Günümüzde bu iki tarzı birleştiren çok başarılı koleksiyonlar var. Geçmişin izlerini taşıyan modern tasarımlar çalışan kadınlar düşünülerek hazırlanmış. Sloganlarla dolu (İngilizce yazılı, garip grafik desenli) tişörtleri yerine Osmanlı motiflerinin naif bir şekilde kullanıldığı tişörtleri, bol katlı desenli etekler yerine düz renkli kemer bölümünde hareket, desen olan etekleri tercih edebilirsiniz. Aşırı düşük bel pantolon yerine daha yüksek bel (ki bu sene ve önümüzdeki sene çok gözde modeller) pantolon ve kemer kullanımı şık, zarif ve ciddi görünmenize yardımcı olacaktır. Hoş bir hırka, kemer, çizmeyle çok farklı kullanımlara çevirebileceğiniz elbiselerinizi, içine giyeceğiniz klasik gömleklerle de tamamlayabilirsiniz. Giysilerinizdeki abartılı desenler çok yanlış tercihler arasında olurken, düz renk her zaman saygın ve şık bir etki bırakır. Çok iddialı modellerden, renklerden, moda trendlerinden uzak durun. Her ne kadar gece giyimi ile gündüz giyimi birbirine karışmış olsa da iş konumuna uygun giysi seçilmelidir.

KADINLARA SABAH ÖNERİLERİ

Sabah kalkınca hangisini giyeceğim derdinden kurtulmak için dolabınızı ikiye ayırın. Bir tarafı günlük, hafta sonu giysilerinizden oluşsun.

Giysilerinizi askılara asarken takım olacak şekilde yerleştirme yapın. Birbiri ile uyumlu kıyafetleri aynı askıya asmaya özen gösterin.

Kendinize sezonluk renk belirleyin ve alışveriş esnasında o renkleri kapsayan giysileri satın alın. Renk kombinleri çok önemlidir, bu nedenden dolayı ana renklerde klasik kıyafetlere (etek, pantolon, elbise, gömlek…) yer verin.

Bir koyu bir de açık renk takım edinin. Camel, bej her renk ile uyum sağladığı için deri ürünlerinizi bu tonlarda tercih edebilirsiniz.

Yeni satın alacağınız giysilerin kumaş cinsleri; kırışmayan, leke tutmayan, ter kokusu yapmayan, kolay deforme olmayan, hareket özgürlüğü sağlayan “akıllı kumaş” diye adlandırılan ürünlerden oluşması tahminlerinizin üzerinde kolaylıklarla karşılaşmanızı sağlayacaktır. Her sabah ütü yapmak, belli bir saatten sonra ter kokmak, kırışık gömleklerle toplantıya girmek istenebilecek en son şeylerdir.

Diğer bir kolaylık ise siyah elbise, takım, gömlek, ayakkabı, beyaz gömlek gibi çalışan kadınların dolabında bulundurması gereken kurtarıcı giysiler edinmektir.

Reyhan YAZICI

Kaynak:Cumaertesi/Zaman

Gönderen: yeguner | Ocak 26, 2007

“Lescon dünya markası olacak”

Reklam kampanyaları ve sponsorluklarla marka bilinirliğini artırmayı hedefleyen Erbay Şirketler Grubu, Lescon markası ile Avrupa’nın en köklü futbol klüplerinden birinin resmi sponsoru.

Bünyesinde Lescon, Fouray ve Paro olmak üzere 3 marka bulununan Erbay Şirketler Grubu, İstanbul, Ankara, İzmit, Balıkesir ve Aydın’da toplam 15 mağaza ve 400 çalışanı ile faaliyet gösteriyor. Marka bilinirliğini sağlamak için birçok faaliyette bulunan şirketin hedefi, 2007 yılı sonuna kadar mağaza sayısını 50′ye çıkarmak. Erbay Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Erbay konuyla iligili sorularımızı yanıtladı.

Markalarınızdan bahseder misiniz?
Lescon spor giyim ve ayakkabı üzerine her türlü aktif spor malzemesini bulabileceğiniz bir markadır. Fouray ise deri casual ayakkabı olarak ve jean pantolonların altına rahatlıkla giyebileceğiniz günlük giyim ayakkabılarımızın markası. Paro ise daha uygun fiyatlarla satışa sunduğumuz spor ayakkabı markamız.

Sektörünüzde kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?
Fiyat politikamız ile ürün gamımızdaki çeşitliliğimiz, rakiplerimizden bizi ayıran en büyük özelliklerimizden biri. Aktif spor giyimde ve ayakkabıda bay, bayan çocuk ve tüm aktif spor aksesuarlarını içeren ürün yelpazesiyle, farklı bir anlayış ortaya koyarak ihtiyaç duyulan her türlü spor malzemesinin teminini sağlamaya çalışıyoruz. Mağazalarımızı buna göre yapılandırıyoruz.

Sizce sektörünüzdeki en büyük sorun nedir?
Markalaşmada devlet desteğinin olmaması, üretimde maliyetlerin çok yüksek olması en büyük sorunlarımız. Bu bizi yabancı yatırımcılar karşısında güçsüz duruma düşürüyor. Yan sanayinin iyi şekilde konumlanamaması ve güçlü Ar-Ge yatırımlarının olmaması mücadele ettiğimiz durumlar. Bu sebeple yabancı yatırımcılar giderek güçlenirken biz 1 yılda geleceğimiz noktaya 3 yılda geliyoruz.

Lescon’un marka bilinirliğini artırmak için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?
Marka bilinirliğine katkı sağlamak amacıyla her yıl 2 sezon olmak üzere (ilkbahar-yaz ve sonbahar-kış) reklam kampanyaları yapıyoruz. 5 sezondur mecra olarak televizyonu tercih ediyoruz. Satış noktalarımız Türkiye’nin dört bir tarafına dağıldığından tüm hedef kitleye ulaşabileceğimiz mecralarda bulunuyoruz. Çalışmalarımızdan bir diğeri ise sponsorluklar. Örneğin futbol kulüpleriyle imzaladığımız sponsorluk anlaşmalarımız var. Futbol kulüplerine dayalı pazarlama faaliyetleri yürütüyoruz. Özellikle aktif spora dayalı sponsorluk çalışmaları yapıyoruz. Reklam kampanyaları ve sponsorlukların dışında marka bilinirliğine katkısı olduğunu düşündüğümüz mağazalarımızın sayısını yükseltme gayretindeyiz. 2007 yılı sonuna kadar mağaza sayımızı 50′ye çıkarmayı hedefliyoruz.

Yurtdışındaki faaliyetlerinizden bahseder misiniz?
Almanya’da satış haklarımızı verdiğimiz Lescon Europe Gmbh şirketimiz kurulduğundan bu yana tüm Avrupa’ya ürünlerimiz bu noktadan dağılıyor. Ürünlerimiz Avrupa’nın pek çok noktasında satışa sunuluyor. Ayrıca futbol sponsorlukları çalışmalarımızı Avrupa’da da sürdürüyoruz. Örneğin Almanya’nın köklü spor kulüplerinden Eintracht Frankfurt Spor kulübünün resmi sponsoruyuz. Aktif spora dayalı çalışmalarımız Avrupa’da da devam ediyor.

Çalışanlarınızın markalaşmanıza katkısını nasıl görüyorsunuz?
Kuruluşumuzdan bu yana marka olabilmek ve istediğimiz kaliteli hizmeti verebilmek için çok çalıştık hala da çalışmaya devam ediyoruz. Bizim bu günlere gelmemizde büyük emeği olan ve inanıyorum ki bizi gelecekte daha iyi yerlere taşıyacak marka olabilmemiz için inanarak, yüreğini ortaya koyarak hizmet veren, hiç bir fedakarlıktan kaçınmayan çalışanlardan oluşmuş hedefe odaklanan bir ekibimiz var.

“LESCON’U DÜNYA MARKASI YAPMAK EN BÜYÜK HEDEFİMİZ. TÜM DÜNYADA BİLİNEN, TÜM TÜRKLERİN GURUR DUYACAĞI, BENİM MARKAM DİYEBİLECEĞİ BİR MARKA ÇIKARMAYI HEDEFLİYORUZ. ”

 

Şirket içerisinde nasıl bir yapılanmanız var?
Organizasyon yapısında yönetim kurulu başkanı, pazarlamadan sorumlu yönetim kurulu başkan yardımcısı, Ar-Ge ve imalattan sorumlu yönetim kurulu üyeleri bulunmakla beraber genel merkez yönetiminde yönetim kuruluna bağlı genel müdür ve genel müdüre bağlı birimler olarak tekstil, Ar-Ge ve imalat yönetimi, ayakkabı Ar-Ge ve imalat yönetimi, mali işler, finans, bilgi işlem, satış destek, lojistik, mağazacılık, pazarlama ve satış, reklam ve halkla ilişkiler, dış ticaret, insan kaynakları, kalite yönetimi ve idari işler yönetimleri bulunuyor.

Birlikte çalışacağınız adaylarda aradığınız özellikler neler?
Biz firma olarak bir firmanın en büyük sermayesinin yetiştirdiği ve güvenebileceği personelleri olduğunu düşünüyoruz. Bu maksatla alacağımız adaylarda özgüven, çalışma azmi ve kendini iyi derecede yetiştirme isteğinin bulunması öncelikli aradığımız özellikler arasında. Daha çok genç, dinamik ve hırslı adaylarla çalışmayı tercih ediyoruz. Geleceğin kadro yapısına uygun, firmanın en az 10 yıllık yönetim kadrosunu oluşturacak, kendini bu yönde yetiştirecek, araştırmacı, yeniliklere açık ve takım halinde çalışmayı seven adaylarla birlikte yürümek hedeflerimiz içerisinde. Lescon’un dünya markası olacağına inanan, yüreğini ortaya koyabilen, hedefleri ve vizyonu olan, ahlaki yönden güçlü, yüksek tahsilli adaylar ile çalışmayı uygun buluyoruz.

Kariyer.net’ten nasıl yararlanıyorsunuz?
İlkelerimize göre insana yatırım üzerinde durduğumuz en önemli nokta. Bu nedenle Kariyer.net İnsan Kaynakları çalışmalarında çok önemli bir yere sahip. Kariyer.net öz geçmiş veri tabanından sınırsız olarak yaralanmamız da firmamız için daha uygun insanlara ulaşmamızı daha hızlı hale getiriyor. İnternetin çağdaş insan kaynakları uygulamalarında önemli bir yerinin olduğunu artık hepimiz biliyoruz ve bu gücü görmezden gelemeyiz. Buradan hareketle Kariyer.net’in adaylar ve firmalar için en çabuk ve en doğru nokta olduğunu söyleyebiliriz. Firmamız bu olanaklardan daha çok yararlanmayı düşündüğü içinde sınırsız ilan, sınırsız özgeçmiş ve sınırsız yetkilerle kullanmayı tercih ediyor. Biz Kariyer.net’i daha çok beyaz yaka personel arayışında kullanıyorken bugün internetin toplumun her kesimine girmesiyle mavi yaka personel arayışlarına da başlamış bulunuyoruz. Ek olarak Kariyer.net aracılığı ile bizimle çalışmaya başlayan tüm arkadaşlarımızın hepsinden son derece memnunuz. Bu vesile ile bizimle aynı değerlere sahip bu başarılı arkadaşlarla buluşmamızı sağladığı için Kariyer.net’e teşekkürlerimi sunuyorum.

Pelin KÖRFEZ

Kaynak:Kariyer.Net

 

Eski Gönderiler »

Kategoriler